SAHAFLARIN ve KİTAP SEVERLERİN Forum Ana Sayfası SAHAFLARIN ve KİTAP SEVERLERİN
BULUŞMA NOKTASI
 
 SSSSSS   AramaArama   Üye ListesiÜye Listesi   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   Kayıt OlKayıt Ol 
 ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 

Geçmiş zaman kitapçıları

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    SAHAFLARIN ve KİTAP SEVERLERİN Forum Ana Sayfası -> sahaf nedir? ne degildir?
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
koleksiyon67



Kayıt: 29 Oca 2006
Mesajlar: 4
Nerden: Kdz.Ereğli

MesajTarih: Çrş Şub 22, 2006 9:20 pm    Mesaj konusu: Geçmiş zaman kitapçıları Alıntıyla Cevap Ver

Değerli kitap dostları nette dolaşırken bu yazı dizisine rastladım ben beğendim umarım sizlerde beğenirsiniz.Bu birinci bölüm devamı gelecek:

ORHAN OKAY

Geçmiş zaman kitapçıları 1
Batı ülkelerinde pek çok ticarethane gibi kitapçıların çoğu da bir geleneği devam ettirir ve bir müessese olmanın tarihini taşırlar. Yüz, yüz elli hatta iki yüz senelik gazeteler, dergiler ve yayınevleri yanında dededen torunlara devredilmiş ne kadar kitapçı dükkânı da vardır. Hiç unutmuyorum, Paris’te bulunduğum 1965 yılında, hocam rahmetli Nurettin Topçu, Fransa’da basılmış olan doktora tezini satılmak üzere 1934’te teslim ettiği bir kitapçıya uğramamı ve mevcudu varsa kitabından yirmi nüshayı kendisine göndermemi istemişti. Vrin Yayınevi, Sorbonne Meydanı’na bakan, mütevazı fakat kendi çapında şöhretli bir kitapçıydı. Aradan otuz küsur yıl geçmiş olarak uğradığımda bu anlaşmanın müteveffa babası zamanında yapılmış olduğunu, o zamana ait evraka bakması gerektiğini söyleyerek gazete boyutlarında, siyah ciltli koca bir defteri açarak 1934’teki kayıtları gösterdi. Teslim alınan, satılan, kalan miktarları gösteren rakamları beraber okuduk. Ve benim sözlü ifademe güvenerek yirmi nüshayı teslim etti, not olarak da defterde, kime verildiği hanesine “ami de l’auteur” (müellifin dostu) ibaresini düşürdü. O tarihten bir on beş yıl sonra 1978’de Paris’e gittiğimde aynı yayınevi, başka varislerin elinde, yine kayıtlarına itina ederek mesleğine devam ediyordu.
Bunu hem müesseselerin devamlılığını, hem de aradan neredeyse yarım yüzyıl geçen bir hesabı verebilmenin faziletini düşündürmek için yazdım. Bu ticarî kayıtların yokluğu bir tarafa, bizde elli yıldır ayakta durabilen acaba kaç kitapçı kalmıştır?
Adı Ankara Caddesi olmakla beraber eskiden beri Babıali diye bilinen yokuş, 1940’lı yıllarda da bugünkünden daha canlı basın–yayın merkeziydi. Büyük Postahane’nin köşesinden başlayan yokuş ve buraya açılan hemen bütün ara sokaklar sağlı sollu, dükkânları ve hanlarıyla hep gazete ve dergi idarehaneleri, matbaalar, klişeciler, kırtasiyeciler ve kitapçılardan ibaretti. Zaten Babıali denildiği zaman yalnız Ankara Caddesi değil, civarındaki sokaklar da kastedilmiş olurdu.
Balat’ta olan evimiz Babıali’ye epeyce uzaktı. Hiç olmazsa benim yaşımda bir ilkokul çocuğu için. Bu gibi uzak sayılan semtlerden, aylık ihtiyaçlar için Eminönü ve civarına çok defa aybaşlarında gidilir ve adına “İstanbul’a inmek” denilirdi.
Çocuk yayınlarının az olduğu o yıllarda evde Yavrutürk, biraz daha sonra Binbir Roman dergileri ve bunların kitap çapındaki özel sayıları artık yetmemeye başlamıştı. On İki Çocuk Hikâyesi, Bir Eşeğin Hatıratı, Büyük Dünya Romanı, Balabancık, Kara Korsanın Peşinde gibi macera romanları defalarca okunmaktan yıpranmıştı. İlkokul son sınıfındayken bir arkadaşımdan bulduğum Mişel Strogof bana Jules Verne’in dünyasını araladı. Kitabın kapağında okuduğum diğer eserlerini de almaya karar verdim. Semtimizde gazete, dergi bayii var idiyse de kitapçı yoktu. Böylece on bir yaşımda tek başıma İstanbul içinde hayatımın ilk uzun yolculuğunu yapmaya cesaret ettim. Salmatomruk yokuşunu tırmanarak Acıçeşme’ye çıktım. Kırmızı–beyaz tabelalı Edirnekapı–Sirkeci tramvayının nazlı seyriyle ve üç kuruşluk öğrenci biletiyle herhalde 45–50 dakikalık bir yolculuktan sonra Sirkeci’ye indim. Büyük Postahane’yi geçince, daha Babıali yokuşu başlamadan, hemen köşeye yakın, bir buçuk metre kadar eninde uzunca bir kitapçı dükkânına, çekingenliğime uygun bularak daldım. Şansıma, aradığım Jules Verne serisinin ilk kitabı Doktor Oks vardı, elli kuruşa aldım ve daha fazla dolaşmaya cesaret edemeyerek geldiğim gibi tramvayla döndüm.
Artık Babıali’ye alışmıştım. Hem yeni hem de kullanılmış kitap bulunduran o küçük kitapçı dükkânı da ilk gözağrısı gibi yıllarca devam ettiğim, raflarını rahatça karıştırdığım bir mekân oldu. Adı Yıldız Kitabevi’ydi. Sahibi de Hüseyin Yıldız adında yaşlıca bir adamcağızdı. Birkaç gidişimden sonra Babıali’nin diğer kitapçılarına da rahatça girip çıkma cesaretini kazanmıştım. Zaten ortaokul öğrencisi olmuştum.
O günkü Babıali’den bugüne neler kaldı?
Yıldız Kitabevi’ni geçerek asıl Babıali yokuşunu çıkarken solda ilk hatırladığım kitapçı, vitrininde “İkbal Kütüphanesi. Sahibi: Hüseyin” yazılı bir tabela bulunan bir dükkândı. Osmanlı devrinin meşhur yayıncılarından biri olduğunu yıllar sonra öğrendiğim zaman Hüseyin Bey çoktan vefat etmişti. O yıllarda kâğıtçıların çoğu Yahudilerin, kitapçıların da önemli bir bölümü Ermenilerin elinde idi. İkbal Kütüphanesi’nin üst tarafında, kapısının iki yanındaki vitriniyle oldukça büyük bir dükkânda Garbis Fikri’nin meşhur İnkılâp Kitabevi bulunuyordu. Rudyard Kippling’in Çengel Hikâyeleri ile İskender Fahrettin’in tarihî romanlarını oradan almıştım. Zamanla adı ve yeri değişmişse de varisleri tarafından halen devam ettirilen nadir yayınevlerinden biridir. Birkaç dükkân yukarıda yine Kayserili bir Ermeni olan Semih Lütfi’nin bu adla veya Erciyes yahut Sühulet Kitabevi diye de bilinen dükkânı bulunuyordu. Necip Fazıl’ınkilerle beraber bir dönemin kalburüstü edebî eserlerini yayınlayan Semih Lütfi zarif bir kitap esnafıydı; ama öldükten sonra tezgâhının başına geçen karısı müşteriyi adeta azarlayan ve kaçıran suratsız bir kadındı. Meşrutiyet’ten önce kurulmuş ve yakın yıllara kadar devam eden Kanaat Kitabevi ise İlyas Bayar adında bir Yahudi’ye aitti.
Arada hangi kitapçılar vardı, hatırlayamıyorum. Ama Garbis Efendi’nin Gayret Kitabevi’ni, birkaç dükkân arayla da ağabeyi Misak’ın Zaman Kütüphanesi’ni iyi hatırlıyorum. Özellikle Garbis Efendi’nin tasavvuftan anlar, musikiye meraklı, kanun çalan zarif bir zat olduğunu ve kendisinin yayınladığı Samiha Ayverdi’nin ilk eserlerini bu tok gözlü Osmanlı Ermeni’sinden aldığımı belirtmek isterim.
Yine yokuşun sağ tarafında, özellikle eğitici mahiyette pek çok yayını olan, biraz içerlek ve geniş vitriniyle Muallim Ahmet Halit Kitabevi yer alıyordu. Onun hemen yanında, belki kimsenin hatırlayamayacağı, fakat benim ortaokul yıllarımda severek ve merakla okuduğum Avanzade’nin Monte Kristo tercümesini fasikül fasikül yayınladığı için unutamayacağım daracık, küçük bir dükkân ise Net Kitabevi adını taşıyordu. Yine aynı sırada, o yıllar için epey müstehcen sayılmış Pitigrilli tercümelerini yayınlamakla meşhur İnsel Kitabevi’ni ise bir gün karşılaştığım vitrini dolayısıyla unutamıyorum. 1948 yılının Büyük Doğu’larında, “Adesenin gözüyle” başlıklı sütunlardan birinde İnsel Kitabevi’nin baştan başa Pitigrilli’nin fotoğraflarıyla doldurulmuş vitrininin fotoğrafı konmuş, altına da “Bakınız, dünyanın en sefil kalemi olan Pitigrilli nasıl azizleştirilmiştir.” diye bir cümle yazılmıştı. Dergiyi okuduktan birkaç gün sonra tecessüsle İnsel Kitabevi’ni görmeye gittim. Gördüğüm şey şu oldu: Vitrine Büyük Doğu dergisinin o sayfası açılarak cama yapıştırılmıştı. Üzerinde de her biri parmak büyüklüğünde kapital harflerle yazılmış şu ilân vardı: “Şükranla karşıladığımız bedava bir ilan dolayısıyla: Yüzünün bütün hatları göbek atan çeyrek porsiyon bir dahinin, zekâsına haset çektiği Pitigrilli’ye Büyük Doğu’sunda tahsis ettiği köşenin resmidir.”
Avni İnsel’i teşhir eden Necip Fazıl mı haklıydı, yoksa bu teşhiri gerçekten reklama çevirerek Pitigrilli kitaplarının satışını artırdığı muhakkak olan Avni İnsel mi? Bir şey diyemiyorum. Yalnız Gayret Kitabevi sahibi Garbis Efendi’nin az kazanan daha haysiyetli bir kitapçı olduğuna şimdi daha çok inanıyorum.
04.08.2002
Yazarımızın E-Postası: o.okay@zaman.com.tr
_________________
İKRA(OKU)
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder MSN Messenger
koleksiyon67



Kayıt: 29 Oca 2006
Mesajlar: 4
Nerden: Kdz.Ereğli

MesajTarih: Cum Şub 24, 2006 5:43 pm    Mesaj konusu: Geçmiş zaman kitapçıları II Alıntıyla Cevap Ver

Geçmiş zaman kitapçıları II
Önceki yazımda benim gözümle, hafızamda ve hatıralarımda kaldığı kadar Babıali’nin elli–altmış yıl önceki bazı kitapçılarını ve onların yayınlarından kütüphaneme ilk giren kitapları tanıtmaya başlamış, Yokuş’un Büyük Postahane tarafından girildiğinde kitapçıların çoğunun yer aldığı sağ kaldırımdan yukarıya doğru İnsel Kitabevi’ne kadar gelmiştim.

Bu kitabevinin hemen üst tarafında o zamanlar, belki şimdi de Babıali’nin en büyük ve gösterişli binası gelir. Bu o zamanlar Hakkı Tarık Us ve kardeşlerinin çıkardıkları epey popüler, satışı da bol olan Vakit, Zaman, Kurun (üçü de aynı manada), Haber gibi gazetelerin idarehanesi idi. Dört katlı, galiba oymalı şahnişinleri, caddenin her iki tarafını görebilen pencereleri bulunan binanın adı da Vakit Yurdu idi. Ben lise ilk sınıfında öğrenci iken İlhami Safa’ya bir davetiye götürmek için adresini bulmak maksadıyla, Vakit gazetesinde yazı yazan kardeşi Peyami Safa’yı bu binanın karmaşık odalarında aradığımı hatırlıyorum.
Galiba hemen o binanın yanında Millî Eğitim Bakanlığı’nın yayınevi bulunuyordu. Burası kaliteli, ucuz, ayrıca öğrencilere yaptığı tenzilatlı satışlarıyla, ilk çıkışlarından birkaç yıl sonra takip etmeye başladığım Türk (ilk birkaç cildi İnönü Ansiklopedisi adıyla) ve İslam Ansiklopedileriyle klasikler serisi başta olmak üzere en sık alışveriş ettiğim yayınevi olmuştur. Birkaç dükkân yukarıda galiba artık İstanbul’un en eski kitap ve yayınevi olan Remzi Kitabevi vardı, halen de şubeler açarak faaliyetini sürdürmektedir. Yayınladığı telif ve tercüme pek çok kitap arasında “Dünya Muharrirlerinden Tercümeler” diye başlattığı dizi, Millî Eğitim Klâsiklerinden evvel bu alanda kaliteli ve zengin bir kütüphane teşkil etmişti. Küçük boydaki “Kültür Serisi” de değişik konularda, yetiştirici eserleri ihtiva etmekteydi. Remzi’den aldığım ilk kitaplar arasında Hasan Ali’nin Goethe’nin hayatını anlatan Bir Dehanın Romanı’yla İsmail Habip’in Avrupa Edebiyatı ve Biz’i hatırlıyorum. Lise yıllarımda da İbrahim Hoyi’nin tercümesiyle Tagor külliyatı başucu kitaplarımdı. Anatole France’ın Thaïs’i de (Nasuhi Baydar’ın tercümesi) delikanlı yaşlarımda beni büyüleyen, hatta ilk sayfalarını ezberlediğim bir roman olmuştu. Yine o yıllarda merakla takip ettiğim, Ömer Rıza Doğrul’un çıkardığı Selamet adlı dini muhtevalı bir dergide tefrika edilen Ferideddin Attar’ın Şeyh San’an hikâyesiyle Thaïs arasındaki benzerlikler de dikkatimi çekmişti.
Remzi Kitabevi’nin yanında Arif Bolat Kitabevi bulunuyordu ki oradan da, okuduğum yıllarda bana epey tesir etmiş olan, yazarının adına bir daha rastlamadığım Marie Correlli’nin Uçurum adlı romanını almıştım. Çok sonraki yıllarda geniş hacmi, çekme ve bodrum katlarıyla dört katlı Dergâh Kitabevi de bu kitabevinin yerinde açılmıştı. Burası eğer yanılmıyorsam Babıali’nin gelmiş geçmiş en büyük kitabevi olmuştu.
Yokuş buradan sonra sağa kıvrılarak daha dik ve dar Cağaloğlu Yokuşu’nu teşkil eder. Asıl Ankara Caddesi ise bu sokağa sapmadan karşıya geçerek devam eder. Ankara Caddesi’nin o yakasında 1940’lı yıllarda nelerin bulunduğunu hatırlamıyorum. Demek ki benim yolum bu noktadan sonra daha çok Cağaloğlu Yokuşu idi. Bu dar yokuşun sağ başında çok defa kartvizit basan küçük bir basımevi vardı: Rıza Koşkun Matbaası. O tarihte burada, henüz adını bile duymadığım Beşir Fuad’ın evinin bulunduğunu ve hazin intihar olayının da bu evde geçtiğini nereden bilecektim? Bu evin karşısında da meşhur Saatli Maarif Takvimi’nin yayıncısı Maarif Kitabevi bulunmaktaydı. Buranın da vaktiyle Osmanlı döneminin maruf kitapçı ve yayıncılarından Ermeni asıllı Arakel Efendi’ye ait olduğunu, Beşir Fuad’ın bir dostuna, kendi evinin adresini verirken yaptığı tariften anlıyoruz. Cağaloğlu yokuşunda kitapçıdan çok kırtasiye ve matbaa malzemesi satan dükkânlarla matbaalar vardı. Şimdi de öyledir. Yalnız Maarif Kitabevi’nin yanında Faruk Gürtunca’ya ait Hergün gazetesinin idarehanesi ve matbaası bulunuyordu. Yine Faruk Gürtunca’nın çıkardığı, ilk okul yıllarımın güzel dergilerinden olan Çocuk Sesi ve Afacan’ın ise bu binada basılıp basılmadığını hatırlamıyorum. Bu yokuşun çıkarken sağ tarafında Acı Musluk ve Narlı Bahçe adlarını taşıyan, birbirine paralel ve devamında birleşen iki sokak vardı. Daha sonraki yıllarda karikatürist Cemal Nadir Güler’in ölümüyle Acı Musluk Sokağı’na Cemal Nadir’in adı verildi. Sokağın köşesine de üzerine Cemal Nadir’in imzası ve o yıllarda çok meşhur olan kahramanı Amcabey’in bir karikatürü hakkedilmiş kırmızı bir sokak tabelası çakıldı. Bu galiba resimli ilk ve tek sokak tabelası idi. Bilmem ne zaman, tabelalar mavileşirken bu güzel hatıra da ortadan kalktı. Cemal Nadir’in çalıştığı Akşam gazetesi ile bir devrin en çok okunan magazin dergisi Yedigün (ki daha sonra Hürriyet gazetesinin de ilk yıllardaki idarehanesi olmuştu) de Acı Musluk Sokağı’nda idi.
Cağaloğlu yokuşu, sağ tarafta heyulâ gibi yükselen İran Konsolosluğu’nun duvarlarıyla son bulur. İstanbul’da bulunan pek çok konsolosluk gibi burası da Osmanlı döneminde elçilik binasıymış. Babıali’yi takip etmek için buradan yolun, yani Ankara Caddesi’nin karşı tarafına geçmek gerekir. Konsolosluğun tam karşıda simetrik mimarisiyle Millî Eğitim Müdürlüğü yükselir. Burası Osmanlı döneminin Maarif Nazırlığı’dır. O yıllarda iki taraflı mermer merdivenlerinden binanın ikinci katındaki giriş kapısı kullanılırdı. Sonraki yıllarda yolun genişletilmesi için bu giriş ve merdivenler yıkılmıştır. Bu binanın alt tarafında 1940’lı yılların sonlarına doğru yeni açılan, o zamana göre Babıali’nin en pahalı ve şık kitaplarını, özellikle tıp ve hukuk kitapları basan İsmail Akgün Yayınevi vardı. Yokuş’un bu sırasında, İstanbul Valiliği’nden önce hatırladığım tek bina, Vilâyet’in hemen karşısındaki İzettin Han’dır. İç içe geçmiş iki küçük odasıyla Türk Kültür Ocağı’nın lokali olmasaydı her halde bu hanın hafızamda yeri kalmayacaktı. 1946’da kurulmuş olan Türk Kültür Ocağı, daha sonraki yıllarda muhafazakâr milliyetçi akımın odak merkezlerinden olan Milliyetçiler Derneği’nin çekirdeği idi. Ben 1948 ve 1949 yıllarında devam ettiğim sıralarda önce yüksek mimar Sedat Çetintaş, sonra da o yıllarda üniversitede asistan olan Faruk Kadri Demirtaş (daha sonra Timurtaş) Ocağın başkanı olarak bulunuyordu. Fazla dışarı açılmayan, yetiştirici seminer ve toplantılarında Fethi Gemuhluoğlu’nu, Rahmi Eray’ı, Gökhan Evliyaoğlu’nu tanımış olmamın benim için ayrı bir kazanç olduğunu burada hatırlatmak isterim.
İstanbul Valiliği binasının, Osmanlı döneminde sadrazamlık olduğunu, yani Devlet–i Aliyye’nin idare merkezi olan asıl Babıali olduğunu söylemeye gerek var mı? Semte adını verdiren, zamanla ve hâlâ basın–yayın merkezi manasını kazanmasını sağlayan da bu binadır. Hemen önünde, cadde üzerinde bulunan ve Babıali mescidi de denilen Nallı Mescit’te benim bildiğim zamanlarda imam bulunmamakta, basın–yayın esnafından bir hayır sahibi teberrüken namaz kıldırmaktaydı. 1947–1948 yıllarında kendi adını taşıyan matbaa sahibi Burhanettin Erenler, Nallı Mescit’te yazın öğle ve ikindi, kışın akşam (yani iş saatlerinde) namazlarını kıldırdığını biliyorum. Mekânın özelliği dolayısıyla muhtemelen sabah ve akşam vakitlerinde kapalı olmalıydı.

01.09.2002
_________________
İKRA(OKU)
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder MSN Messenger
Misafir






MesajTarih: Cum Nis 14, 2006 7:30 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu yazı dizisinin son bölümünüde ekliyorum.Umarım severek okursunuz.
Geçmiş Zaman Kitapçıları III
Elli–altmış yıl öncesinin Babıali çevresini hatırladığım kadar tanıtmaya devam ediyorum. Halen İstanbul Valiliği’ne ait ve asıl Babıali’nin, yani Sadaret Dairesi’nin bittiği noktada üç katlı, ahşap, muhtemelen eski bir konaktan çevrilme Türkiye Yayınevi vardı.

Daha okula gitmeden aldığım ilk gözağrım, ilk çocuk dergim olan Yavrutürk’ü, biraz daha büyüyünce okumaya başladığım Binbir Roman’ı, benim alamadığım; fakat buldukça okumaktan zevk aldığım, daha büyük çocuklar için çıkan Ateş’i, Yavrutürk kapandıktan sonra onun yerine çıkan, fakat artık ortaokul öğrencisi olduğum için benim takip etmediğim Çocuk Haftası’nı, epey sürekli çıkmış kaliteli bir sinema dergisi olan Yıldız’ı hep bu yayınevi çıkarırdı. Sahibi Tahsin Demiray heyecanlı bir Türkçü idi. Bu dergilerin dışında Nihal Atsız’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihî romanlarını, yakın tarihimiz için çok değerli ve önemli bir hatıra koleksiyonu olan Canlı Tarihler’i, Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz’ini, İsmail Hami Danişmend’in Osmanlı Tarihi Kronolojisi’ni de hep Türkiye Yayınevi çıkarmıştı. Tahsin Demiray’ın yayıncılık sermayesini, Latin harflerinin kabulü sırasında yeni alfabeyi basma imtiyazını üzerine alarak, o yıllarda yalnız ilkokullar değil bütün okulların hatta halk okullarının ihtiyacını karşılayacak sayıda alfabe basmış olmasından elde ettiği söylenir. 1950’den sonraki siyasi hareketler arasında Remzi Oğuz’la beraber Tahsin Demiray’ın da kurucuları arasında bulunduğu Köylü Partisi, daha sonra Millet Partisi ile birleşerek bugünkü MHP’nin çekirdeği sayılabilecek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi haline gelmişti. 1961’de de Adalet Partisi’nin de kurucuları arasında yer alan Tahsin Demiray milletvekili de olmuştu. 1971’de öldükten bir süre sonra yayınevi eski canlılığını kaybetmiş, depoda mevcut eski kitapların satışı da Yeşildirek’te bir hanın altındaki küçük bir dükkânda birkaç yıl sürmüştü. Ben de, yaşımın kırkı çoktan geçtiği yıllarda eski gözağrısı Yavrutürk’ün on iki ciltlik, Binbir Roman Özel Sayıları’nın da altı ciltlik koleksiyonunu orada bulup nostaljik bir hatıra olarak almıştım.
Türkiye Yayınevi’nin birkaç dükkân alt tarafında, dar bir binanın ikinci katında Turgut Atasoy’un İstanbul dergisinin bürosu vardı. Döneminin oldukça kaliteli bir edebiyat ve sanat dergisi olan İstanbul’da aylık kritik yazılar yazan Faruk Timurtaş’ın uzun bir süre için Avrupa’ya gitmesi üzerine, onun bıraktığı sayfalarda benim ilk kalem denemelerim çıkmaya başlamıştı.
Ankara Caddesi’nin bu kaldırımı, kitapçı sayısı bakımından karşısı kadar zengin değildi. Türkiye Yayınevi’nden en az sekiz–on dükkân sonra, hatırlayabildiğim ilk mekân da kitapçı değil, Reşat Ekrem Koçu’nun 1944’te yayınlamaya başladığı ilk seri İstanbul Ansiklopedisi’nin bürosu idi. Reşad Ekrem’in ve bu ansiklopedinin benim kitap maceram içindeki yerini Silik Fotoğraflar kitabımda anlattığım için burada uzun uzun üzerinde durmayacağım. Caddeye vitrini bulunmayan ve ev olarak yapıldığı belli olan üç katlı binanın giriş katında galiba iki yahut üç odalık bir daire İstanbul Ansiklopedisi’ne aitti. Burası ansiklopedinin hem madde arşivi, hem de basılı nüshalarının deposu olduğundan yerden tavana kadar hatta zeminde bile ayak basacak yer kalmayacak kadar kitap, kâğıt, evrak doluydu. Kısacık boyu ve kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasından fıldır fıldır bakan gözleriyle kâğıt ve kitap yığılı bir yazıhanenin ucundan kafası görünen Reşad Ekrem Koçu galiba bazı geceleri de burada geçirirmiş.
Bunun hemen yanında Burhanettin Erenler matbaası vardı. Daracık bir yazıhane ile bodrum katında bulunan epeyce ilkel bir matbaa makinesinden ibaretti. O yıllarda matbaaların çoğunda entertip ve linotipe geçilmiş olduğu halde, burada dizgi hâlâ el ile yapılıyordu. Burasını tanıyışım, Nurettin Topçu’nun Hareket dergisinin 1947 başlayan ikinci döneminin bu matbaada basılması, benim de tashihlerine yardımcı olmam dolayısıyladır. Matbaanın sahibi Burhanettin Bey Bektaşi–meşrep, bir kolu çolak bir zat idi. İmam kadrosu olmayan Nallı Mescid’de teberrüken namazları kıldırdığını bahsettiğim, bu Burhanettin Bey’dir.
Biraz daha aşağıya doğru bu kaldırımın en büyük ve Babıali’nin en eski Türk kitapçılarından biri bulunuyordu: Hilmi Kitabevi. Burası da benim ortaokul yıllarından itibaren dadandığım kitabevlerinden biri olmuştur. Pol ve Virjini’yi, Hintli Kulübesi’ni, daha sonra eski harfleri öğrendiğim yıllarda Ahmed Refik’in kitaplarını hep ondan almıştım. O yıllara göre bile inanılmaz derecede ucuz yayınları vardı. Bence Babıali’nin en tokgözlü, galiba en entelektüel kitapçısı idi. Osmanlı’nın İkinci Meşrutiyet yıllarından sonra yaşadığı en sıkıntılı döneminde halkı ve gençleri uyandırıcı millî ve ahlâkî eserler yazmıştır. Hüseyin Rahmi’nin kitaplarının hemen tamamını da o yayınlamıştır. Yine ilk defa eserlerinin birçoğunu yayınlayarak edebiyat dünyasında tanınmasını sağlayan, Geçmiş Zaman Köşkleri’nin zarif müellifi Abdülhak Şinasi Hisar’ı da, bu geçmiş zaman kitapçı dükkânının bir köşesinde Hilmi Bey’le yavaş sesli sohbete dalmış olduklarını da birkaç defa görmüştüm. Hilmi Kitabevi’nde, kendi bastırdığı eski harfli kitaplar da, özellikle 1945’ten sonraki nisbî serbestlik yıllarında epey ucuza bulunuyordu. Ahmed Refik’in iyi kâğıda basılmış, çok güzel deri ciltli Büyük Tarih–i Umumi’si de 1950’den sonra bile altı ciltlik takım halinde, yanılmıyorsam altı liraya satılıyordu. Unutamadığım bir hadise de yaşı sekseni geçtiği yıllarda Konya Lezzet Lokantası’nın, elli yıllık müşterisi olarak Hilmi Bey için devrin kalburüstü bütün yazarlarını davet ettiği bir ziyafet vermiş olmasıdır. Artık ne İbrahim Hilmi gibi yayıncı ve kitapçı, ne de Konyalı gibi kadirbilir lokantacı kaldı.
Babıali’nin zaten fazla kitapçı bulunmayan ve çoğu kahvehane, otel, lokanta gibi esnafın yer aldığı bu kıyısında son hatırladığım yer, Lütfi Erişçi’nin kitabevidir. Kitabevinin adını hatırlamıyorum. Yalnız Ankara iş hanının giriş kısmında ve cadde üzerinde bulunduğunu biliyorum. Beşir Fuad çalışmalarım sırasında Mehmet Kaplan, Lütfi Erişçi’nin konuyla ilgili önemli bir makalesi bulunduğunu, gençlik yıllarından beri belli bir seviyede arkadaşlıkları olduğunu ve kendisini arayarak yardımını isteyebileceğimi söylemişti. Bu vesileyle Lütfi Erişçi’ye gittim. Kaplan’ın da selamını söyleyerek konuyu açtım. 1940 yılında Küllük diye tek sayı çıkabilen bir dergide “Beşir Fuad Kimdir?” başlıklı bir makale yazdığını, dergi toplatılmış olduğu için kolay bulamayacağımı, eğer istersem, orada gerekli notları almak üzere gösterebileceğini söyledi. Dergiyi getirdi ve dükkânın üzerindeki çekme katta bir masa ve sandalye göstererek çalışmamı söyledi. Fotokopinin henüz olmadığı o yıllarda (1960 olacak), o uzun yazının tamamını kopya ettim. Makale gerçekten Beşir Fuad üzerine ilk ciddi yazılardan biriydi. Ne var ki Marksizmle malûl idi ve Beşir Fuad’ın sadece materyalist oluşunu vurguluyor, gereksiz bir zaruret–sefalet teması işliyordu. Lütfi Erişçi’nin hayatı hazin bir şekilde sona erdi. 1971’de, kitabevinde çalıştırdığı, daha sonra işten attığı söylenen çırağı tarafından vurularak öldürüldü.

06.10.2002
Başa dön
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    SAHAFLARIN ve KİTAP SEVERLERİN Forum Ana Sayfası -> sahaf nedir? ne degildir? Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri : Onur Turgay & Erdem Çorapçıoğlu